Ana içeriğe atla

"Türkiye PKK için yürüttüğü 'terör' söylemini YPG üzerinden devam ettiriyor"

YPG
PKK
Türkiye

Türkiye yıllardır PKK ve Kürtler üzerinden yürüttüğü “terör” söylemini, şimdilerde uluslararası arenada YPG üzerinden devam ettiriyor. Londra’daki NATO zirvesine katılan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO’nun YPG’yi terör örgütü olarak tanıması için elinden gelen tüm diplomatik baskıyı sergilemesine rağmen istediğini elde edemedi.

NATO üyesi devletler, özellikle IŞİD’e karşı uzun süredir ortak hareket ettikleri, müttefik olarak gördükleri YPG’yi “terör örgütü” olarak görmediklerini Erdoğan’ın yüzüne söyleyiverdi. Özellikle Macron’un “YPG onlar için terörist ama bu bizim tanımımız değil” demesiyle konu şimdilik kapanmış oldu.

Ahval'de bir yazı kaleme alan yazar Çetin Gürer'e göre, Macron’un bu cevabı, Kürtler ve YPG açısından olumlu olmakla birlikte, şöyle bir gerçeği ifade ediyor olması bakımından da oldukça ilginç:

Tanımlama gücünü elinde bulunduranlar, bir örgütün ‘terör’ örgütü olup olmadığına karar verir. Yani bu güç şu anda tek başına Türkiye’nin ve Erdoğan’ın elinde değil. Eylemlerinden bağımsız olarak, bir şeyin “tanımlanabilir” özelliği, onun konuşulabilir, tartışılabilir, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olduğunu gösterir ki, bu da bizi düşünce ve ifade özgürlüğü tartışmalarına götürür.

Herkesin malumu olduğu üzere, Türkiye’de ana akım siyasetin, siyasetçilerin, gazetecilerin kadim sorusu,  “Söyle bakalım PKK terör örgütü mü?” Kadim olmasının yanı sıra, aynı zamanda “kurucu” bir soru. Yani bu soruya vereceğiniz cevaba göre, siyasetteki, medyadaki, toplumdaki yer ve konumunuz belirlenir. Çoğu zaman o yer ya cezaevi ya da mezarlık olur. Örnekleri çok…

Ahmet Hakan bu soruyu Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’ye sorduktan kısa süre sonra Elçi Diyarbakır’da katledildi. Elçi’nin katledilmesinin vebali hala Ahmet Hakan’ın omuzlarında. Nedenleri çok açık. Bu soruyu sormadan önce Ahmet Hakan’ın bilmesi gereken şey, Türkiye’de bu soruyu ya da Macron’un deyimiyle “tanımı” tartışacak bir özgürlük ortamı yok. Bu soruya muhatap olanın ya linç edildiği ya katledildiği ya da tutuklandığı da sır değil. Bu apaçık olmasına rağmen, bilerek ve isteyerek bu soruyu sormak, doğacak sonuçlarda soruyu soranı doğrudan sorumlu kılar. Çünkü ihbarcılığın bir türü icra edilmiştir.

Kürt meselesinin çözümünde demokratik, barışçıl yöntemlerin daha etkili olduğunu söyleyen; PKK’nin yapmış olduğu kimi şiddet eylemlerini şimdiye kadar en açık biçimde eleştiren parti olarak HDP’nin bu soruya verdiği cevaplara rağmen Türkiye kamuoyu el yükseltti. Uzun süredir HDP’ye, HDP’lilere artık bu soru sorulmuyor bile. Bu soru, PKK ile arasına mesafe koymadığı suçlamasına dönüştü. PKK ile arasına mesafe koymamakla suçlanan demokratik bir siyasi partinin üye ve milletvekillerine artık PKK terör örgütü müdür diye sormanın da bir mantığı kalmadı bunlar için.

90’ların başından bu yana savaşa, şiddete karşı olan ve Kürt meselesinin şiddetsiz çözümünden yana olan herkese bu soru kamusal tartışmalarda hep soruldu. Soruldu sorulmasına ama kırk yıldır verilen cevaplar belli ki soruyu soranlar için yeterli olmadı. Aradan geçen 40 yıla rağmen, bu soru gündemdeki en önemli yerini hala koruyorsa, o zaman hem soruyu soranın bir cevap aramadığı hem de sorunun başka işlevi olduğunu söylemek gerekir.

Sorunun bir işlevi, politik rakiplerinizi takatten düşürmek, köşeye sıkıştırmak. Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında geçen YPG restleşmesinde olduğu gibi:

Erdoğan, “Yiğitçe söyle PYD/YPG terör örgütü mü?”. Kılıçdaroğlu, “yiğitçe söylüyorum PYD/YPG terör örgütü”. Sen de yiğitçe söyle “2015’te mahkeme kararı olmasına rağmen hangi vatansever duygularınla Salih Müslim’i Dışişleri Bakanlığı’na davet ettin?”

Bu diyalogda araya girip Kılıçdaroğlu’na ben de şunu soruyorum:

Türkiye’de PKK’nin, YPG/PYD’nin terör örgütü olup olmadığını tartışacak bir özgürlük ortamı var mı? Böyle bir düşünce özgürlüğü ortamı hiç oldu mu? PYD/YPG terör örgütü değil diyen birinin başına ne gelir?

Sorunun anlamsızlığındaki düğüm noktası da zaten burada. PKK ya da YPG’nin terör örgütü olmadığını savunabileceğiniz bir özgürlük yokken kalkıp birine hadi söyle bakalım bunlar terör örgütü mü diye sorabilmek. Bunu soran aslında birkaç şey yapıyor. Birincisi, bu soruya bir cevap aramıyor. Çünkü bu sorunun “hayır” cevabını düşünmenin, söylemenin hayatınıza mal olabilecek sonuçları var ve buna ya susarak ya da evet diyerek cevap vermek zorundasınız. İkincisi, soruyu soran gibi görünen aslında bir soru sormuyor. Bilakis beklentisini ifade ediyor: “Hadi şu malum evet cevabını bir de senin ağzından duyalım”. Bu sayede karşınızdaki kişi, belli biçimde düşünmeye, ifade etmeye, belli kavramları kullanmaya, verili tanımı kabul etmeye zorlanıyor. Üçüncüsü, karşısındakini hizaya çekiyor. Devletin, düşünme, görme, bakma hizasına çekerek, varsa başka bir fikri bunu diskredite ediyor ve konuyu siyaset alanının dışına atıyor.

Alman hukukçu ve uluslararası hukuk profesörü Norman Peach, Almanya’da 1993’te PKK’nin terör örgütü olarak kabul edildiği tarihten bu yana buna karşı tartışma yürüten ender hukukçulardan biri.

Peach, ne PKK’nin ne de YPG’nin bir terör örgütü olamayacağını öne süren, ulusların kendi kaderini tayin hakkı tartışmaları çerçevesinde konuya yaklaşan, bu örgütleri “ulusal kurtuluş hareketleri” ve asimilasyona, sömürgeciliğe karşı mücadele yürüttükleri için ise bir “kurtuluş mücadelesi” (Befreiungskampf) olarak tanımlayan biri. Almanya’da düşünme özgürlüğünün sınırları Türkiye’yle kıyaslanamayacak kadar geniş olduğu için, Peach bu fikrini açıkça, korkmadan söylediğinde ne linç, ne hapis ne de ölüm riskiyle karşılaşıyor. İtirazı olan, karşıt görüşleri olan da Peach’e bunları rahatlıkla söyleyebiliyor.

Peach’e göre günümüzde “terör” kavramının uluslararası hukukta bir tanımı yok. Macron’un cevabında olduğu gibi, iktidar ve güç sahibi devletler, bu kavramı istedikleri gibi dar ve geniş manada kullanma tekeline sahipler ve bu nedenle bu kavram olgusal bir durumu, bir gerçeği ifade etmiyor. Peach, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’nin uluslararası alanda yürüttüğü saldırı ve savaşların meşruiyeti için “terör” kavramının, “terörizmle mücadele” kavramının işlevsel rolüne dikkat çekiyor. Yani günümüzde neredeyse tüm devletler artık herhangi bir bölgede yürüttüğü savaşı, ‘terörle mücadele’ kavramıyla meşrulaştırarak, Afrin’de, Gre Spi’de Serakaniye’de olduğu gibi, kendi yayılmacı ve saldırgan politikalarına zemin yaratıyor.

Terör kavramının içerdiği bir başka boyut ise Peach’e göre, günümüzde ‘düşman’ tanımının bu kavramla birlikte değişmiş olması. Aslında günümüzde pek çok siyaset bilimci ve uluslararası hukuk alanında çalışan uzmanın ve teorisyenin de dikkat çektiği yeni bir durum söz konusu. Örneğin “İmparatorluk” kitabının yazarları Hardt ve Negri’ye göre, günümüzde kovansiyonel düşman tanımı, hem işlevini hem manasını yitirdi. İmparatorluk düzeninde devletlerin geleneksel egemenlik sınırları aşındıkça düşman tanımı artık sınırların ötesindeki diğer “devletler” olmaktan çıkarak, sınırların içindeki “iç düşmana” doğru bir genişleme yaşadı. Bu dönüşüm, klasik liberal teorilerin temel varsayımı olan savaşın bir istisna ve barışın bir kural olduğu yaklaşımını da ters yüz etti ve barış bir istisna haline gelirken, “sürekli savaş” küresel bir norm, bir kural haline dönüştü.

Ezcümle, devletlerin tekelindeki “terör” kavramı, kavramın muğlaklığı, keyfiliği ve belirsizliği nedeniyle yaşadığımız kaos ve şiddet sarmalının doğmasında rol oynamayı sürdürüyor. Politik sorunlara politik çözümler üretmek yerine, askeri, polisiye bastırma stratejileri ile toplumsal politik sorunlar çözümsüzlüğe sürükleniyor.

 

Yeni yorum ekle