Ana içeriğe atla

Prof. Bozarslan: Kürdistan olgusunun ortadan kaldırılmasının koşulu, Fırat'ın Doğusu'nun Kürtsüzleştirilmesi

Kurdistan
Türkiye

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 15 Temmuz darbe girişimi ardından çevresinde şekillenen iktidar koalisyonunun en belirgin uygulamalarından biri, Kürt Siyasal Hareketi'ni, TBMM'deki üçüncü büyük grubu oluşturan HDP'yi hedefleyen baskı siyaseti oldu. Bu çerçevede 2018 genel ve 2019 yerel seçimleri ardından gelişen tutuklama kampanyasının yanı sıra Kürt illerindeki belediyelerde seçilmiş HDP'li belediye başkanları ve yöneticileri yerine kayyımlar atandı. Son olarak Suriye'ye düzenlenen sınır ötesi harekâtla birlikte Kürt meselesine odaklanan gelişmeler daha da karmaşıklaştı. 

Sert uygulamalarla yapısal hasar alan HDP geçenlerde yaptığı toplantıda TBMM ve yerel yönetimlerden çekilme konusunu ele almış ve 'temsilde devam' kararında birlik sağlamıştı.

Ahval'de  Hale Akay imzası ile yayınlanan "Prof. Bozarslan: Türkiye'de devlet aklı kalmadı, serseri mayın stratejisi var" başlıklı bir haberde, Kürt meselesinin siyasi ve sosyal boyutlarında en önde gelen akademik otoritelerden biri sayılan Prof. Hamit Bozarslan'ın yorumlarını içeren bir söyleşi yer aldı. Halen Paris'te kısa adı EHESS olan École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu) öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Bozarslan, Ahval'in sorularını yanıtladı. Bozarslan'ın yorumlarından öne çıkan başlıklar:

Bu sene yerel seçimler Türkiye’de muhalefet içinde bir umut yarattı. Ama seçim sonrasında Türkiye’nin Kuzey Suriye operasyonunu gündeme getirmesi ve operasyonun geçen ay başlaması, bu süre zarfında HDP’li belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanması -ki bunun devam edeceği anlaşılıyor-  o umut havasını hızla dağıttı. HDP son olarak geçen hafta bir erken seçim çağrısı yaptı. Öncelikle geldiğimiz noktaya ilişkin tespitlerinizi öğrenmek isterim.

Geldiğimiz nokta her şeyden önce iktidarın gerçekten tıkandığını göstermekte. Fakat bu tıkanma iktidarda kalamama anlamına gelmemekte. 

Sanıyorum şu anda Erdoğan’ın ve etrafında oluşan Ulusalcı-Ergenekoncu koalisyonun en önemli hedefi, şu ya da bu şekilde Türkiye’de her türlü alternatifi ortadan kaldırmaktır. Ve bu alternatifleri ortadan kaldırabilmesinin en önemli yollarından birisi neredeyse tek muhalefet haline gelmiş olan HDP’nin ortadan kaldırılması. 

CHP maalesef 'majestelerinin muhalefeti' olarak ortaya çıkmakta. CHP’nin içerisinde milliyetçi akımların son derece dişli olması, Kılıçdaroğlu’nun kalkıp Afrin’de olup bitenleri “Çok güzel şeyler oluyor” diye tanımlaması bile CHP’nin artık AKP’ye bir alternatif olamayacağını göstermekte. 

Bu durumda ortada kalan sadece HDP. Şu anda Türkiye’de demokrasiyi omuzlarında taşıyan, her şeye rağmen HDP. 

HDP’nin kaldırılması bu anlamda hem AKP’nin –ya da Erdoğan’ın– etrafında oluşan koalisyonu güçlendirmekte, hem de muhalefetin artık dikensiz bir gül bahçesi oluşturmasını hedeflemekte.

Peki, HDP’nin üzerinde bir “Meclisten çekilin, belediye başkanlıklarından çekilin” baskısı vardı, ama parti çekilmek yerine genel seçim çağrısı yaptı. Bu doğru bir karar mıydı?

HDP’nin stratejisi konusunda benim bir şey söyleyebilmem söz konusu değil. Çünkü onlar kendi kararlarını almakta. Fakat sanıyorum, yani genel olarak, otoriter, radikal biçimde otoriter ya da antidemokratik rejimlerde elde edilen her mevziinin korunması gerekir. Bu hem Türkiye için geçerli, hem Rusya için geçerli hem diğer bazı zümreler için de geçerli. Mevzilerin terk edilmemesi gerekmekte. 

HDP’lilerin tutuklanmasıyla yarın meclisten atılmaları iktidarın meşruiyet sorununu ortaya çıkaracak, HDP’nin meşruiyet sorununu ortaya çıkarmayacaktır.

İkinci olarak, benim açımdan son derece önemli olan bir nokta var: Kürt hareketi artık sadece seçimle kendini yeniden üretebilen, var olan bir hareket değil. Kürtler arasında bir bilinç olgusu var, bir direniş olgusu var, bir tarih okuması olgusu var, bir gelecek tahayyülü var, bir coğrafi tahayyül var. Bunlar sadece, belediye başkanlarının işten atılmasıyla ya da tutuklanmasıyla bitirilecek şeyler değil. 

Burada son derece önemli bir birikimden bahsediyoruz. Kürt sahasının çoğullaşması, üretim araçlarını kurabilmesi, sosyalizasyon mekanizmalarını oluşturması da “Kürtlük”ün devamlılığını sağlamakta. O yüzden sadece belediye başkanlıklarına, ya da diyelim ki milletvekilliklerine, yoğunlaşmamak gerekmekte. 

Şöyle karamsar bir bakış açısı var. Bu görüşe göre, “Artık Kürt siyaseti Türkiye’de çok köşeye sıkıştırıldı, neredeyse hiçbir manevra alanı kalmadı. O yüzden gelecekte muhtemelen Türkiye’deki Kürt siyasetinin de odağını Kuzey Suriye oluşturacak ve denge bir parça YPG-PYD’ye doğru kayacak, onlar ana taşıyıcıları olacak Kürt siyasetinin.” Siz de böyle görüyor musunuz?

Şu anda Türk siyaseti Kürt siyasetinden çok daha kötü durumda. Türkiye’nin temel sorunu diyelim ki Türk cemaati içerisinde, Türk kimliği içerisinde de bir alternatifin oluşamaması. HDP ile birlikte çalışabilecek, Türkiye’nin sorunlarını geliştirebilecek ya da en azından bu sorunları görebilecek, kabul edebilecek, bir alternatifin olmaması. 

İkinci olarak şunu hatırlamak gerekiyor: Kürt hareketi hemen hemen yüz yıldır var olan bir hareket. 80’leri hatırlamak gerekiyor. 80’ler Kürt tarihinin sanıyorum en karanlık dönemleriydi. Kürtlerin var olup olamayacağı, yaşayıp yaşayamayacağı dahi sorulabiliyordu. Yani Kürt hareketi, bu tür son derece yoğun baskıları göğüsleyebilecek durumda. Yarın ne olacağını tabii bilemiyoruz. Rojava’da ne olacağını bilemiyoruz. Yarın Rusya Kürtlere ihanet edebilir, Kobane’yi Türklere teslim edebilir, vesaire. Bütün bu alternatifleri göz önünde bulundurmak gerekiyor. 

Fakat şu anda beni en çok ilgilendiren Türkiye’deki siyasetin çökmesi. Türkler arasında siyasetin çökmesi. Kürtler arasında siyaset çökmüyor.

Peki, bir başka görüşe göre, bu aktör her kim ise, devleti şu anda yöneten aktörün hedefi, aslında Kürt meselesini 80’lere doğru geriletmek. Deniyor ki, “Kürt siyasi hareketini tamamen silmek istiyorlar. Tekrardan Kürt siyaseti eşittir PKK algısını yaratmak istiyorlar ve o şekilde konumlandırmak istiyorlar. Tamamen bir güvenlik meselesi haline getirmek istiyorlar.” Siz de böyle mi görüyorsunuz, yoksa bu devleti yöneten aklın başka bir hedefi mi var?

Devleti yöneten bir akıl yok aslında. Türkiye’de korkutucu olan olgulardan birisi, Türkiye’de bir devlet aklının kalmamış olmasıdır. Devletin tümüyle kurumsuzlaşması, devletin tabiri yerindeyse “serseri bir mayın”a dönüşmüş olması (söz konusu). 2013 yılı sonrası dönem bunu çok açık bir şekilde gösteriyor. 

2015’ten sonraki dönem, ki o dönemde devleti yönetenlerin ciddi bir kriz mühendisliği yaptığını, bu kriz-sistem mühendisliğinden bir süre sonra belli bir pragmatik çizgiyi oluşturmaya giriştiklerini görmekteyiz; fakat bu pragmatizm iki ay sürüyor, üç ay sürüyor. Ondan sonra yeni bir kriz dönemi gerekli oluyor. 

Yani – eğer devletten bahsedebileceksek şu anda Türkiye’de – devleti yönetenlerin rasyonel bir stratejiye ya da bir akla sahip olduklarını kesinlikle düşünmüyorum. Bir serseri mayın stratejisi var. Ve bu nereye kadar gidebilir bilemiyorum. 

Onun dışında söylediğiniz şöyle doğru: Erdoğan’ın söylemleri olsun, AKP yanlısı basının söylemleri olsun, ulusalcı basının söylemleri olsun, Ergenekon’un şu ya da bu şekilde uzantıları olsun, bunlar Türkiye’de Kürt sorununun olmadığını düşünüyorlar; Kürt sorununun (ya da, şu anda Kürt sorunu olarak da görülmeyen sorunun) sadece bir terör sorunu olduğunu, dışarıdan kaynaklanmış bir terör sorunu olduğunu ve güvenlik meselesi dışında herhangi bir boyuta sahip olmadığını açık bir şekilde zaten dile getiriyorlar. 

Bunu başarabileceklerini öngörebilir miyiz? Bakın, 2000’li yılların Türkiye’si, 2007’lerin Türkiye’si 1980’lerin Türkiye’sine benzemiyor. Bu sorulara cevap verilebilmesi mümkün değil. Yarın çok daha yoğun bir şiddet siyasetiyle de karşı karşıya kalabiliriz – hem içte hem dışta. Bütün bunlara hazırlıklı olmak gerekiyor, fakat şu anda diyelim iktidar erklerinin, devletten de bahsetmeyelim, iktidar erklerinin Türkiye’nin sorunlarını okuyuşu, tümüyle güvenlik temelli bir okuyuş. 

Hatta güvenlik temelinin ötesinde, 'sosyal Darwinist' bir okuyuş. Sosyal Darwinizm, toplumları birbirinden ayrı biyolojik türler olarka gören bir tarih okumasına sahip. Ve bu okumada genel olarak Kürtlük, Türklük’ü neredeyse biyolojik olarak tehdit eden bir olgu olarak algılanmakta. Ermeni Soykırımı'nın temelinde de bu vardı. 

Bu olgu, şu anda Türkiye’nin Rojava okumasında bu çok açık bir şekilde ortaya çıkmakta. Mesela diyelim ki şu “Fırat’ın doğusu” meselesini ele aldığımızda; “Fırat’ın doğusu” tabusu 1925’te Randall’ın hazırladığı raporlarda da ortaya çıkmakta. Açık bir şekilde söylemek gerekirse, “Bir Kürdistan olgusu var, bu Kürdistan olgusunu ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu Kürdistan olgusunun ortadan kaldırılmasının koşulu ise Fırat’ın doğusunun Kürtsüzleştirilmesi.” 

Bu tür temalar nerdeyse yüz yıl sonra yeniden ortaya çıkmakta. O yüzden kötü günlere hazırlıklı olmak gerekiyor, fakat 1980’ler bir kader de değil. 

Geçen hafta ilginç bir şey oldu. Mesela, 2011’de Suriye’de çatışmalar ilk başladığında Türkiye halkı aslında durumun çok farkında değildi. Meselenin, Kürt meselesiyle nasıl ilişkileneceğini çok görememişti. Ama geçen hafta İran’da protestolar başladığı anda sosyal medyada, “Kürt meselesinde bir de dördüncü cephe mi açılır?” tartışmaları başladı. Hatta “Oraya da operasyon yapın istiyorsanız,” falan gibi birbiriyle tartışan insanlar gördüm. İran bu denkleme katılabilir mi gerçekten?

İran’ın şu an denkleme doğrudan katılabilme imkânı sanırım pek yok, fakat Kürdistan açısından baktığınız zaman dördüncü cephe hiçbir zaman kapanmadı aslında. Yani İran Kürdistanı’nda gerilla savaşı büyük ölçüde ‘82-‘83’te sona erdi. Ondan sonra PJAK’ın, KDP’nin.. Şu ya da bu şekilde gerilla mücadeleleri devam etti; fakat diyelim ki artık askeri boyutun o gibi bir durumda olmadığı koşullarda yaşıyoruz. 

Bununla birlikte, İran Kürdistanı açısından oldukça dinamik. Kültürel açıdan dinamik, siyasi açıdan dinamik, siyasi partiler yahut bilinç açısından dinamik. Yani halklar kendilerini ille de silahlı mücadele yoluyla, ya da işte yoğun gösteriler yoluyla ifade etmiyor. Ki yoğun gösteriler de oluyor. Mesela 2019’da bayağı yoğun gösteriler yaşandı. 2014’te İran Kürdistanı’nda bir halk ayaklanması neredeyse yaşandı. 

İran Kürdistanı hiç ortadan kalkmadı ya da dördüncü cephe ortadan kalkmadı, fakat bu cephe ille de silahlı bir cephe değil. 

Tabii şu olguyu görmek de gerekiyor. Türkiye ve İran hem Kürdistan’ı hem bölgeyi genel olarak tutsak almış durumdalar. Hegemon güç olarak, yarın şu ya da bu şekilde İran devleti, Irak Kürdistanı’nı tehdit edebilir - şu anda Irak Kürdistanı’na karşı bir şantaj siyaseti izlemekte. Türkiye Irak Kürdistanı’na karşı şantaj siyaseti izlemekte. İran’ın kalkıp, Rojava’da bir etnik temizlik yaşanması gibi bir siyaseti yok. Tam aksine Kürtlerin Şam’a teslim olmasını talep etmekte. Türkiye’nin etnik bir temizlik siyaseti var. Yani bu açıdan şeyi görmek gerekiyor. İki devlet arasındaki işbirlikleri ve rekabet arasında kalmış durumdalar.

Söyleşinin tümüne buradan ulaşabilirsiniz

 

Yeni yorum ekle