Ana içeriğe atla

Beştaş: Bekçiler Yasası yeni bir şiddet yasasıdır

HDP

HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te basın toplantısı düzenleyerek gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Meclis gündemine de işaret eden Beştaş, şunları söyledi: 

Uzunca bir aradan sonra yeniden Meclis’teyiz, çalışmalar başladı. Bütün taleplerimize rağmen, bütün aciliyetine rağmen, maalesef bu dönemde, Korona döneminde infaz paketi sonrasında Meclis çalıştırılmadı. Meclis’in neden çalışmadığını, çalıştırılmadığını hepimiz biliyoruz. Meclis’le ilgili kararları, çalışmasıyla ilgili kararları parlamento vermiyor. Cumhurbaşkanlığı tarafından çizilen yol haritası, öngörülen kanun teklifleri, tasarılar gündemiyle parlamento çalıştırılıyor.

Biz HDP olarak ilk günden itibaren, Meclis’in mutlak surette çalışması gerektiğini, fabrikaların bacaları tüterken, emekçiler iş yerlerinde çalışırken yani hayatın her alanında işler devam ederken halkın temsilcileri neden çalışmasın, neden bu sorunlara çözüm üretmesin diye defalarca çağrılarda bulunduk. Maalesef bu çağrılarımız karşılık bulmadı. Şimdi de Bekçiler Yasasıyla, daha pandemi bitmeden, kendilerince normalleşme döneminde bir yasayla Genel Kurul açıldı. 

Bekçiler Yasası yeni bir şiddet yasasıdır 

Bekçiler Yasası gibi hem çok tehlikeli hem de toplumun hiçbir ihtiyacına cevap vermekten uzak olan bir yasa tasarısı önümüzde duruyor. Bekçiler Yasası yeni bir şiddet yasasıdır aslında. Şu ana kadar hele hele son dönemlerde kamuoyuna yansıyan şiddet görüntüleriyle birlikte düşündüğümüzde bunun sonuçlarını öngörmek hiç de zor olmayacaktır. 

Diyarbakır Valiliği, Emniyet Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı objektif olarak işkenceyi savunuyor

Polis şiddetini görmek, Bekçiler Yasasının ne getireceğini ne götüreceğini nasıl bir şiddet dalgası yaratacağını öngörmek açısından ciddi ipuçları veriyor. Son bir haftanın en önemli gündemi maalesef polis şiddeti, kolluk şiddeti ve bu anlamda yaşananlar. Buna Diyarbakır Bağlar’daki olayı en son olay olduğu için örnek vererek başlamak isterim. Polis Atakan Arslan’ın ölümüne neden olduğu iddia edilen M.C.E isimli gencin görüntüleri bütün basın yayın organlarında yayınlandı. Burada gözaltında işkenceye uğradığını alenen gördük. Daha da vahimi bu fotoğraflar MHP Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un danışmanı Emre Soylu tarafından sosyal medya üzerinden paylaşıldı.

Şu soruyu sormadan edemiyoruz. Bu fotoğrafları kim servis etti? Hangi saikle bu fotoğrafları sosyal medyada paylaştı? Bu sorularımızı da sormuş olalım. Bunu üzerine hem Diyarbakır Valiliği, İl Emniyet Müdürlüğü hem de İçişleri Bakanlığı sözcüsü açıklamalar yaptı. Bu açıklamalarda maalesef işkence objektif olarak savunuldu. İşkenceye karşı tek bir laf edilmedi. İşkencenin olduğu da inkar edilmedi. İşkence savunuldu. Bu konuda Süleyman Soylu da açıklama yaptı ve tam tersine işkenceyi kınayan, eleştiren, işkencenin karşısında duranlara saldırdı.

İşkenceye karşı çıkanları sanki polisin ölümünü savunuyormuş gibi yansıtmaya çalışıyorlar

İşkencenin yapılmasına dair bir söz kurmadı. Öyle bir yere getirdi ki sanki polisin ölmesinden toplum sorunluymuş gibi, sanki bu fotoğrafı eleştirenler bunu destekliyormuş gibi korkunç bir algı yaratmayı da ihmal etmedi. Oysa ki bizim bulunduğumuz yer tabii ki bu ölümü savunma noktası olamaz. Böyle bir iddia bile korkunçtur. 

Bu onların suçluluk psikolojisini gösteriyor. İşkence de en az ölüm kadar ağır bir suçtur. Bütün suçlara karşı olmak gerekiyor. Ve İçişleri Bakanlığı kolluk teşkilatını yöneten biri olarak nasıl ki ölümlere karşı soruşturma ve bu konudaki işlemleri yapma görevindeyse işkence yapanlara karşı da aynı hassasiyeti göstermesi gerekmektedir. Bütün Türkiye’nin gördüğü fotoğrafı ben de yorumlamak isterim.

Onlar yaptığı açıklamada şunu söylüyorlar, zanlı ağzındaki jiletle polise zarar vermeye çalışmış, bunun üzerine o görüntü ortaya çıkmış. Ama hepimiz gördük ki, orantılı güç olduğu iddia ediliyor ama zanlının kolları önden değil arkadan kelepçeli. Arkadan kelepçeli kolun polise zarar vermeyeceğini herhalde söylemeye gerek yok. Hukukçu olmaya, polis olmaya gerek yok. Bunu hayatın olağan akışı içinde hepimiz değerlendirebiliriz. 

İçişleri Bakanlığı işkence olayında suçüstü yakalandı

Bu ifadelerden 90’lı yıllardaki dava dosyalarını hatırlamamak mümkün değil. Bugüne kadar bununla ilgili bir pratik var. Bir kolluk, yargı ve idari pratik var. Ne zaman işkence yapsalar, kolluk tarafından kaba kuvvet kullanılsa, buna ilişkin absürt, hayatın olağan akışına uymayan bazen de hayatın olağan akışına uygun gerekçeler sunuldu hep. Bizzat takip ettiğim dosyalarda da bunu sıklıkla gördüm. Örneğin kafası yarılan, vücudunda yara bere izi olan şüphelilerde, 90’lı yıllarda polis şöyle tutanaklar tutardı: “Direndi. Kafasını duvara vurdu.

Yerde debelendi, biz onu etkisiz hale getirmek için mecburen orantılı güç kullandık”. Şimdi bu jilet meselesinde aslında kolluk da İçişleri Bakanlığı da suçüstü yakalanmıştır. Olayın ayrıntısına girmeden,olayın resmini çözümlemeden doğrudan sanki bunu eleştirenler kolluğu saldırıyor, ölümden mutluymuş gibi bir dil kurmaları da siyasi kutuplaştırmanın, ayrıştırmanın, nefret söyleminin nereden kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle biz İçişleri Bakanlığı’na da ilgili bürokratlara da işkence karşısında sıfır toleranstan nereye geldikleri konusunda bir uyarı yapmak istiyoruz.  

Sadece Diyarbakır ve Nusaybin değil, Bursa’dan Çorlu’ya her yerde şiddet görüntülerine tanık olduk

İşkence en ağır suçlardandır. TCK’da bile bu düzenlenmiştir. Uluslararası mevzuata göre düzenlenmiştir ve bu suçun zaman aşımı yoktur. İşkenceyi uygulayanlar mutlaka adil yargı önünde-adil yargıyı göreceğimiz günleri de umut ederek söylüyorum- bunun hesabını verecektir. Bu konuda hiçbir kuşkumuz yoktur. Tabii başka bir açıklama da var. Bursa’da meydana gelen şiddet vakasındaki açıklamada da aynı şekilde hedef gösteriliyor. Bu en üst yerden talimat verilmesidir.

İşkence yapanların sırtının sıvazlanmasıdır. Siz işkence yapın arkanızdayız demektir. Bir yandan Bakanlık bunu söylerken bir yandan da cezasızlık politikasıyla işkence yapanların hiçbir ceza almadan devamlı aklandığını da kamuoyunun dikkatine sunmak istiyoruz. Bununla ilgili söylenecek çok fazla vaka var.

Sadece Diyarbakır ve Nusaybin değil, Bursa’dan Çorlu’ya ve oradan bir çok ile kadar maalesef bu şiddet görüntülerine son bir haftada tanıklık ettik. Bu olaylar ne zaman kamuoyuna yansıdı, bir tepki oluştu usulen bir ‘görevden aldık’ açıklaması yapılıyor ama kamuoyuna yansımadan bu meselenin yasak olduğu bunun uygulanamaz olduğu konusunda bir talimatın bir yaptırımın olmadığını da çok açık bir şekilde görüyoruz. Ve maalesef bununla ilgili ciddi bir cezasızlık ve teşvik var. 

Sanki bu ülkede Kürtçe konuşan hiç kimse öldürülmemiş gibi algı yaratılıyor

Barış Çakan olayı, son iki gündür ciddi bir şekilde tartışılıyor. Öncelikle acılı ailesine, bütün sevenlerine başsağlığı diliyorum. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Çok üzüntülüyüz. Çok acılıyız. Öyle bir algı yaratıldığı ki sanki bu ülkede böyle bir olay olması tarihsel olarak mümkün değilmiş gibi. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Bu ülkede Kürtçe konuştuğu için Kürt olduğu için Kürtçe müzik dinlediği için sanki kimse öldürülmemiş, hiçbir vaka yokmuş, tarihimizde böyle bir olay yokmuş gibi bir tutum sergileniyor. Bunu söyleyenlere şunu hatırlatmak istiyorum.

İktidar tek dil iddiasından vazgeçti mi: Eğer bu noktaya geldiyseniz bundan mutluluk duyarız

Biz HDP olarak Kürtçe başta olmak üzere bütün dillerin özgürce kullanılmasını savunuyoruz. Hem kamusal alanda hem toplumsal hayatta, hayatın her alanında bütün dillerin özgürlüğünü savunuyoruz. Şimdi biz dillerin özgürlüğü noktasında iken bu konuda iktidar tek dil iddiasından vazgeçti mi? Barış Çakan’ın acılı olayı sebebiyle, artık tüm dillerin özgürlüğünü mü savunuyor? 

Bunu sormak istiyoruz gelin hep birlikte bunun yanıtını alalım. Eğer bu noktaya geldiyseniz biz bundan sadece mutluluk duyarız. Türkiye toplumunun ve halklarının bir arada barış içinde kardeşçe eşit olarak yaşamasının gerekçesi olarak görürüz ve bu konuda kesinlikle arkalarında oluruz. 

Şimdi şöyle bir mesele var. Barış meselesi yeni bir gündem gibi geliyor ama aslında hiç değişmeyen bir gündem olan dillerin özgürlüğü meselesini önümüze koydu. Gelin dillerin özgürlüğüne parlamentodan başlayalım. Parlamentoda verdiğimiz Kürtçe soru önergelerimiz, araştırma önergelerimiz neden iade ediliyor? 

Gelin dillerin özgürlüğüne parlamentodan başlayalım

Bu parlamentoda bütün etnik kimliklerden, inançlardan, dillerden kültürlerden vekiller var. Ben bir Kürt milletvekiliyim, kökenli falan da değilim. Benim anadilim Kürtçe. Ben kendi anadilimde önerge verdiğimde reddediliyor. Ben kürsüden sadece selamlama olarak bile bir cümle, iki cümle bile konuştuğumda iktidar ve ortağı tarafından bir zıplama hali, saldırı hali dile karşı adeta bir düşmanlık gösteriyor. Bu bizim bilmediğimiz bir mesele değil. Dilimiz, kullandığımız cümle X olarak geçiyor kayıtlara. Gelin dillerin özgürleşmesine parlamentodan başlayalım. Gelin Kürt dilini yasaklamaktan vazgeçin. Anadilin önündeki Anayasal engeli kaldırın. 

Gelin Kürt dilinin hem kamusal hem toplumsal alanda hem siyasi ve ekonomik alanda kullanılmasının önündeki engelleri kaldıralım. Öyle bir aşamaya gelelim ki bunu tartışmayalım artık. Kürtçe’den dolayı acaba öyle mi oldu, şöyle mi oldu meselesini tartışmayalım. Gerçekten medyayı izleyince bunları düşünmemek mümkün değil. Ayrıca bu nefret iklimi, bu kutuplaştırma siyaseti bu kamplaştırma projesi sadece dile ilişkin de değil. 

Daha dün Hrant Dink Vakfının mailine giden tehdit mektupları var. Sevgili Rakel Dink’in tehdit edildiğine yönelik çok ciddi bir hassasiyet oluştu. Toplumun her kesimine, iktidardan yana olmayan kesimine yönelik tehdit dili devam ediyor. İşte bu nefret ikliminden, bu kutuplaştırma ikliminden çıkmanın yollarını biliyoruz. Bunu biraz sonra partimizin eş genel başkanlarının açıkladığı tutum belgemizde ifade edeceğim. 

 Barış Çakan olayı üzerinden kara propaganda yapılıyor

Peki nedir bu şiddet? Barış Çakan’ın öldürülmesi meselesi nedir? Bunların hiçbiri diğerinden bağımsız değil. Türkiye’de yaşayan 82 milyon yurttaşın dili hangi dil olursa olsun aynı hak ve özgürlüklere sahip mi değil mi? Hangi diller yasaklı gelin bunu tartışalım. Sanki bunlar yeni açığa çıkmış gibi bir kara propaganda var.

Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Barış (Çakan) meselesinde şunu ifade etmek istiyorum. Partimizin genel merkezi adına şu açıklamayı yaptık ve biz bu cinayete ilişkin şüphelerimizi koruyoruz. Bu şüphelerin giderileceği yer kesinlikle medya ve siyaset alanı değildir. Adil yargılamadır. Adil bir yargı ile bu cinayetin sebepleri ve sonuçları ilgili kesimleri ortaya çıkarılmalıdır. 

Çakan olayında AKP’nin kimi birimlerinde ya da medyada mahkemeler kurulmuş 

Ama görüyoruz ki medya kanallarında, iktidarın bazı birimlerinde mahkemeler kurulmuş kararlar verilmiş, olayın sebebi açıklanıyor, neredeyse şu kadar ceza verilecek gibi bir noktaya gelmişler. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Bu cinayetten ve soruşturma dosyasından herkes elini çeksin.

Birilerine açıklama yaptırılmasın. Bu konuda görevliler savcılar ve kolluktur. Araştırmayı yapacak olan ve tanıkları dinleyecek olan, savunma makamı ve müdahale makamıdır. Yargı böyle işler. Yargıya her yerden bir söz söyleyip yargıyı etki altına almak, asıl suç budur. Adil yargılamayı etkileme suçudur. Hiç kimse yargıya talimat veremez. 

AKP’ye soruyoruz: Şiddetle aranıza mesafe koymayı düşünüyor musunuz?

Biz şüphelerimizi koruduğumuz halde yargı sürecini dikkatle izleyeceğiz. Bu konudaki gelişmeleri yakından izleyeceğiz. Bunu yürekten istiyoruz parti olarak; umarız ve dileriz bu adil yargılama sonucunda Kürtçe konuştuğu için bu cinayet işlenmiş olmasın. Bunu gerçekte istiyoruz. Biz insanların dillerini konuştuğu için öldürülmesinden mutlu olamıyoruz. Biz tam tersine bunu önlememiz gereken bir noktadayız.

Adil yargılama sonucunu bekleyeceğiz. İşte bu şiddet ikliminde iktidara şu çağrıyı yapmak istiyorum; şiddetle aranıza mesafe koymayı düşünmüyor musunuz? Şiddet uygulayan kolluk ya da ilgili personeli savunmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Çorlu’dan Diyarbakır’a kadar tüm toplum bu cevabı sizden bekliyor. 

Partimize ve muhalefete yönelik sistematik bir siyasal şiddet uygulanıyor

Başta kadınlar olmak üzere şu anda hayatımızda olan şiddet başlıklarını da paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce siyasi alanda siyasal bir şiddet var. Partimize karşı siyasal şiddet uygulanıyor. Bizim her gün ağırlıklı yandaş kanallarda partimiz konuşuluyor, tartışılıyor, suçlanıyor. Eleştiriyor diyemeyeceğim, zira savunma hakkı verilmeden asgari yasal standartlarda bizim konuşmamız reddediliyor, cevap hakkımızı kullanmak istediğimizde reddediliyor. Siyasi iktidar, partimiz ve bütün muhalefete karşı bir siyasal şiddet uyguluyor. 

Hakimler ‘istenilen kararı vermezsem ben de tutuklanırım’ diye korkuyor

Bir diğeri yargısal şiddet. Şu an itibariyle Türkiye’de iki avukat -ki altını çizerek söylüyorum yargının en önemli ayağı savunma ayağını oluşturan adil yargılama hakkı için ölüm orucunda. Bundan daha büyük bir yargısal şiddet olabilir mi? Adil yargılamanın ön koşulu tarafsız bir yargının teşekkülüdür. Şu an yargı bağımsız ve tarafsız değildir. Yargı kendisini koruyamıyor. Şöyle bir dil defalarca duydum. “Bu dosyada istenilen kararı vermezsem ertesi gün ben de cezaevine gideceğim” diyen hakimlerin olduğu bir ülkede yargının tarafsız ve bağımsız olduğundan kimse söz edemez. 

Linç kültürü dalga dalga bir sosyal şiddet olarak yansıyor

Bir de sosyal şiddet var. Özellikle sosyal medyada ak-trollerin başını çektiği bazı bilinen isimlerin de çanak tuttuğu bir sosyal şiddet var, saldırı var. Bir linç kültürü dalga dalga sosyal şiddet olarak da yansıyor. Ekonomik şiddet kadına uygulanmış şiddet olarak açıklıyorum, hayatımızın her alanında var. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insanın olduğu bir ülkede çok büyük bir sarsıntı yaratıyor. 

Şiddet yöntemiyle mi toplum ile gönül bağı kuracaksanız? 

Peki iktidar aygıtı ısrarla gönül bağından, gönül köprülerinden söz ediyor. Biz de soruyoruz toplumla gönül bağı kurmanızın yolu şiddet midir, şiddet iklimi ve şiddet diliyle mi bu şiddet yöntemleriyle mi toplumla gönül bağı kuracaksınız? Eğer böyle düşünüyorsanız yanılgı içindesiniz. Şiddete ilişkin iktidar aygıtından şu cümleyi duymayı çok isterim. Sevda Noyan çıkıp açıkça cinayet planlarını anlattı. Evinde ne kadar silah olduğunu anlattı, 50 kişiyi öldürebilecekleri mealinde sözler sarf etti. İktidardan çıt yok. Kıyamet koptu, herkes tepki gösterdi ama çıkıp ‘bunu doğru bulmuyoruz, bu bizim dilimiz değil diyen’ bir iktidar görmedik. 

5 maskeyi dağıtamayan iktidar neye dayanarak bu kadar hesapsız silah dağıtıyor?

İşte bununla şu aşmaya geliyoruz. Umut Vakfı’nın çok önemli çalışmaları var; bireysel silahlanma ile beraber bu şiddetin ne kadar yaygınlaştığını gözler önüne sermiş. Umut Vakfı’nın Türkiye’nin silahlı şiddet haritasına ilişkin 2019 raporu. Geçen yıl  3623 şiddet olayında 2211 kişi ölmüş. 3736 kişi de yaralanmış. Buna ilişkin ayrıntılar var. 14 Mart 2018’de İçişleri Bakanı Soylu’nun imzaladığı genelge ile sivil vatandaşlara tanınan 200 adet mermeri kullanma hakkı bine çıkarılmış.

Neden çıkarıldı soruyoruz. Maske dağıtmayı beceremeyen yüzüne gözüne bulaştıran bir iktidar nasıl bu kadar rahat silah dağıtıyor, buna ilişkin genelgeler yayınlıyor? Akıl alır gibi değil. Bunu anlamak mümkün değil. Bunu merak ediyoruz genelge ile neden silah sayılarını artırıyorlar. Dalga dalga şiddet büyüyor derken bunu kast ediyoruz. 15 Temmuz’da kaybolan emniyet envanterinde olan silahlar hala bir muamma. Bu silahlar nerede kimlerin elinde nasıl bir tehlike bizi bekliyor bunu da bilmiyoruz. Bu konuda tatmin edici bir açıklama söz konusu değil.

Umut Vakfının yapmış olduğu açıklamaları dikkatle kamyonunu bilgisine sunuyoruz. Yaşanan şiddet ikliminden çıkmanın yolu bunu sorgulamak ve buna karşı tutum almaktan geçiyor. Biz sorunların şiddetle, bireysel silahlanma ile çözülebileceğine inanmıyoruz. Bunun çözüm yöntemi demokrasi ve demokratik siyasettir. 

Eş Genel Başkanlarımız bu girdaptan çıkışın yol haritasını açıkladı

Son olarak Pazartesi günü Eş Genel Başkanlarımız açıkladığı tutum belgesine dair birkaç noktaya işaret etmek istiyorum. İçinde bulunduğumuz koşullardan çıkışın yol haritasını açıkladık. Bu girdaptan nasıl çıkılacağını ilan ettik. 

Parti Sözcümüz Cuma günü mücadele programımızın ilk etabını açıklayacak

Cuma günü demokratik mücadele programımızın ilk etabını da Parti Sözcümüz kamuoyuna açıklayacak. Bu iktidarın sorunları çözemeyeceğini, krizi derinleştireceğini görüyoruz. Kriz yaratan krizin kaynağı olan bu iktidar krizi çözemez. Tutum belgemizin en temel dayanağı bu. Biz yol olarak, çözümü gerçekleştirecek demokratik hamleler yapmaya devam edeceğiz. Biz toplumun şu anda temel ihtiyacının ne olduğunu biliyoruz. Bunu tutum belgesinde tüm kamuoyuna açıkladık.

Demokratik siyasette buluşma çağrısıdır bizim çağrımız

Adalet, barış, demokrasi, yoksulluğun kaldırılması, demokratik anayasa ve diğer başlıklarla devam edeceğiz. Eşit ve bir arada yaşama koşullarını oluşturmamız gerekiyor. Alevi diye kimsenin ayrımcılığa uğramadığı, Ermenilerin öldürülmediği, tehdit edilmediği, Kürtlerin dilleri ve kültürlerinden dolayı hiçbir ayrımcılığa maruz bırakılmadığı bir Türkiye’ye uyanabiliriz. Bunu inşa edebiliriz.

Bunu birlikte kurabiliriz. Buna yürekten inanabiliriz. Bu konuda 82 milyona açık teklifte bulunuyoruz. Bununla birlikte demokratik siyasette buluşma çağrısıdır bizim çağrımız. Partimiz her zaman demokratik değişimin öncüsü olmuştur. 7 Haziran’dan bu yana bütün saldırılara rağmen demokratik değişim öncü olma iddiamız ve misyonumuzdan bir adım geri adım atmadık, atmayacağız. 

Yeni yorum ekle